Fatma Çiftçi, Hilal Can, Merve Arslan, Mustafa Can Baltacı, Ümmühan Yörük. Moderasyon: Sinem Pehlivan
Sofra yalnızca bir yüzey değildir. Ev içi emeğin, bakımın, misafirliğin ve toplumsal rollerin düğümlendiği; sözün kimde kalacağına, kimin servis edeceğine, kimin susacağına dair görünmez kuralların işlendiği bir mekândır. Aynı zamanda resmî tarihin dışında akan bir hafıza alanıdır: tariflerin, jestlerin, bakışların, yarım bırakılmış cümlelerin dolaşıma girdiği, deneyimin el değiştirdiği bir eşik.
Bu coğrafyada masanın etrafında bulunmak her zaman söz hakkına eşlik etmedi. Bazı bedenler oradaydı ama görünmüyordu, bazı sesler duyuluyor ama kayda geçmiyordu. Kamusal alan genişlerken ev içinin görünmez emeği sabit kaldı, normun dışında kalan varoluşlar ise çoğu zaman sessizlikle temsil edildi.
“Sofrada Kim Var?” tam da bu gerilime bakar. Sofrayı gündelik bir nesne olmaktan çıkarıp tarihsel ve siyasal bir mekân olarak ele alır. Üçgen masa formu eşitlik vaadi ile dışlama ihtimali arasındaki ince çizgiyi görünür kılar. Ortadaki boşluk bir merkez mi, yoksa yeni bir müşterek alan mıdır?
Sergi, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, tanıklık etmeye davet eder. Bastırılmış anlatıları, görünmez kılınmış emeği ve yarım bırakılmış sözleri kamusal alana taşır. Bu bir anma değil, bir yeniden yazım, bir karşılaşma ve birlikte düşünme çağrısıdır.
Ve soruyu yeniden sorar:
Bu sofrada kim var?
Kim hâlâ yer arıyor?
Çalışma, aile arşivine yaslanarak sofra imgesini bir hatırlama alanı olmaktan çıkarıp işleyen bir düzenek olarak ele alır. Albümlerde sıradan görünen oturma planları, kadraj içi yerleşimler ve temas biçimleri, görünürlüğün nasıl paylaştırıldığını ve rollerin nasıl tekrar yoluyla kurulduğunu açığa çıkarır. Merkeze yerleştirilen ve sürekli dönen tepsi, bu tekrarın hem maddi hem de sembolik eksenidir. Her dönüş, cinsiyetin ve rollerin tekrar üzerinden nasıl yeniden kurulduğunu gösterir; merkezin sabit olmadığını, her turda yeniden dağıtılıp yeniden toplandığını hatırlatır. Sofra burada bir buluşma alanı değil, normun prova edildiği ve temsilin mekânsal olarak düzenlendiği bir sahneye dönüşür. Eser, hafızayı nostaljik bir alan olarak değil, hâlâ işleyen ve bugüne sızan bir yapı olarak düşünmeye davet eder. - Şubat.26
Bu masa yerleştirmesi, kuşaklar boyunca elden ele dolaşmış dantelleri, lifleri, örgüleri ve masa örtülerini bir araya getirerek parçalı bir hafıza yüzeyi kurar. Anneanne, anne, komşular ve akrabalar arasında değiş tokuş edilmiş bu parçalar, masanın üzerinde kolaj formunda birleşir; farklı bedenlere ve zamanlara ait izler tekil bir yüzeyde üst üste gelir. Her ilmek, gündelik hayat içinde görünmezleşmiş bir varoluş kaydını taşır. Bireysel olan, burada kolektif bir dokuya dönüşür. Yerleştirilen küçük nesneler ve simgesel imgeler, dönüşüm ile kırılganlık arasında gidip gelen anlatıları çağırır. Masa, bu anlamda yalnızca bir zemin değil, kuşaklar arası dolaşan emeğin “ortak bir ten” olarak görünür olduğu bir karşılaşma alanıdır. - Şubat.26
Geleneksel kırkyama yüzey üzerine yerleştirilen Hilmeran figürü, kuşaklar boyunca taşınmış deneyimlerin içinden yükselen bir yüzleşme hâlini temsil eder. Farklı parçalardan oluşan kırkyama yüzey, kuşaklar boyunca taşınan deneyimlerin, aktarılmış hikâyelerin ve kırılmamış döngülerin maddi bir zemini gibidir. Parçalı olanın bütünlüğüne işaret eder. Hilmeran, bu yüzey üzerinde gölgeleriyle karşılaşmış, saklanmayı bırakmış ve yeraltından yeryüzüne çıkmayı seçmiş bir varlık olarak belirir. Mitolojik Şahmeran anlatısına yeni bir yorum öneren bu figür, korkuyla yaşamayı değil, korkuyu görünür kılarak dönüşmeyi işaret eder. Eser, devralınan döngüleri sürdürmek yerine onları fark edip kırma ihtimalini düşünmeye davet eder, parçalı olanı inkâr etmeden yeni bir bütünlük kurma arzusunu açığa çıkarır. - Şubat.26
Bu ses yerleştirmesi, sanatçının “Göl Oyunu” metninden bir bölümün mekânda yeniden yankılanmasıyla kurulur. Gölden gelen ses ile sofradaki gündelik sesler birbirine karışır; suyun, sandalyenin, ateşin ve insan sesinin katmanları üst üste biner. Çalışma, bastırılmış ve ötekileştirilmiş olanın çığlığını bir “canavar” figürü üzerinden düşünür; korkunun değil, duyulmamış seslerin birikimini görünür kılar. Göl burada yalnızca bir mekân değil, sesleri toplayan ve taşıyan bir hafıza yüzeyidir.
Yerleştirme, susturmak yerine dinlemeyi önerir. Ortak bir frekans arayışı, iyileştirici bir pratiğe dönüşür. Sofra, bu bağlamda yalnızca bir toplanma alanı değil; birlikte kalmanın, hatırlamanın ve silinmeye karşı direnmenin mekânı olarak yeniden kurulur. - Şubat.26
Tekerrür, güncel televizyon dizilerinden seçilmiş sahnelerin kolaj yöntemiyle yeniden kurgulandığı bir kısa video çalışmasıdır. Son dönemde izlenme listelerinde öne çıkan dizilerden kesilen diyaloglar; kadın karakterlerin aile içindeki konumları, annelik rolleri, çalışma hayatındaki temsilleri ve mutfak/sofra gibi alanlara yerleştirilmeleri üzerinden bir araya getirilir. Tekrar eden ifadeler ve benzer yargılar, anlatıların nasıl birbirini çoğalttığını görünür kılar.
Video, bu diyalogların arasına siyasal söylemden alınmış cümleler yerleştirerek medyadaki temsil ile politik dil arasındaki dolaşımı açığa çıkarır. Böylece tekrar, yalnızca estetik bir kurgu tekniği değil; normların nasıl üretildiğini ve meşrulaştırıldığını gösteren bir yapısal stratejiye dönüşür. Tekerrür, cinsiyet rollerinin kültürel alan içinde nasıl yeniden tanımlandığını ve tekrar yoluyla nasıl sabitlendiğini izleyicinin dikkatine sunar. - Şubat.26
Delal Şeker’in yerleştirmesi sofrayı insan merkezli bir düzen olmaktan çıkararak maddelerin, türlerin ve zamanların iç içe geçtiği bir karşılaşma alanı olarak yeniden kurgular. Cam ve kilin bir araya gelişi, kırılganlık ile toprağın hafızasını aynı yüzeyde buluşturur. Kaşığı andıran ama ele tam oturmayan formlar, tabak gibi başlayıp organizmaya dönüşen yüzeyler, kullanım alışkanlıklarını bozar, sofrayı hizmet eden bir düzlem olmaktan uzaklaştırır. Burada merkez sabit değildir. Beslenme, sahiplenme ve tüketim üzerine kurulu hiyerarşiler çözülürken, insanın ayrıcalıklı konumu askıya alınır. Sofra; toprağın, mantarın, böceğin ve bakterinin ihtimaline yer açan, yavaş, dağınık ve çok türlü bir birlikte varoluş önerisine dönüşür. - Şubat.26
Bu yerleştirme, sanatçının imgelerle kurduğu içsel dolaşımdan doğar. Saç, kurumuş ağaç parçası ve kumaş gibi malzemeler bir araya gelerek mekânda yeni ilişkiler kurar; oluş, dönüşüm ve eşzamanlı varoluş hâlleri yan yana durur. Çalışma, sabit bir anlam önermekten ziyade imgelerin kendi hareketine alan açar. Aşağıdaki metin, sanatçının bu süreci kendi kelimeleriyle dile getirdiği ifadedir:
“Gövdemin üstünde olduğunu hissettiğim, tüm düşlerimin, gerçeklerimin, şeylerimin kovuğu olan yuvarlakta durmaksızın sahneler kurgulanır. Ben de o sırada orada olurum. Sahnelerdeki imgeler, mekânın, eşyanın, nesnenin kendi simge yüklerinin yanında serbest çağrışımlarla öznel anlamı da yüklenirler. İç ve dış gerçekliğim, bilincim ve bilinçdışım kol kola girerler. Böylece ‘şey’lerim arasında yeni ilişkiler başlar. Onu cisimleştirmek için harekete geçerim. Hareketim tüm bunların arasında salınmaktır. Bulduklarımla, hali hazırda elimde var olanları birleştirip imgelerimi cisimleştiririm. O cisim kendi oluşunun dışındaki oluşlarla bir araya gelir. Bu birlikteliklerin bazıları yapıtlaşır ve anlamlar dünyasında bir alan açarak yeryüzüne dağılırlar.
Dalları saçtan, kurumuş bir ağaç parçasını,
kumaşla sarıp sarmaladım.
Kurtların açtığı deliklerinden,
fısıldadığım kelimelerle suladım.
Yeşerdi.
Yeşil dallar yumurtlar.
Yumurtaları saçlarımla besledim.
Onlardan gözler doğdu.
Gözler, gözlerimin tanığı oldu.
Dedi ki:
Ben buradayım.
Ve gördüklerim gerçek.” - Şubat.26